Atatürk Dine Nasıl Bakıyordu ?

0
560 views

Atatürk Dine Nasıl Bakıyordu ?

Atatürk, İslam’a değil, İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak kullanımına karşıydı. Onun darbe vurduğu yapı işte bu ikincisidir. Tarih bunu er geç itiraf edecektir ama korkarız ki iş işten geçmiş olacaktır.

Atatürk şu iki zümre tarafından dine karşı gösterildi:

1. Dinin gerçeğine karşı olanlar,
2. Dinin tümüne karşı olanlar.

Türkiye’nin en acı, en kahırlı talihsizliklerinden biri de budur. Yani burada birbirine yüz seksen derece ters iki zihniyet Türkiye’nin aleyhine çok büyük tahripler açacak bir noktada, maalesef akıl almaz bir birliktelik sergilemiş bulunuyor.

Birileri dinin varlığından, birileri de, dinin gerçeğinden rahatsız olduğu için Atatürk‘ü dinsizleştirmek istemiştir.
İlginç olan, bu iki tipin aynı söylemle ortaya çıkmalarıdır.

Bu iki zihniyet, Türkiye’nin ve Türk insanının tarih sahnesinde güçlü olmasını istemeyen dış unsurlar tarafından da sürekli bir biçimde beslendi.

Kilise’nin bütün mezheplerine göre, İslam bir zındıklık hareketidir. Gerçek vahye dayanmaz, devşirme bir dindir. Hatta şeytani bir dindir. Luther’e göre, Kur’an, Hıristiyanlığı yıkmak için şeytanın Muhammed’e öğrettiği bir şer ürünüdür. Hz. Muhammed ise peygamber değil, İsa-Mesih’in misyonunu baltalamak isteyen bir deccaldır.

Mustafa Kemal‘den rahatsız olan din istismarcılarına göre, Mustafa Kemal de bir deccaldır. Yani, emperyalist zulüm odaklarının, Muhammed Mustafa ile Mustafa Kemal’e verdikleri sıfat aynıdır: Deccal.

Tarih ve talih, emperyalizmin en büyük düşmanı bir peygamberle emperyalizmin en büyük düşmanı bir kumandanı, emperyalistlerin isnat ettikleri bir sıfatı paylaşmak mevkiine koymuştur.

Emperyalist Batı için Cenabı Muhammed Mustafa deccaldır, emperyalist Batı ile işbirliği yapanlar içinse Gazi Mustafa Kemal deccaldir. Evet, tarih ve talih, İslam’ın muazzez Peygamberi’ne deccal diyenlerle onun dininin mabetlerine Haç takmak isteyenlere engel olan Mustafa Kemal‘e deccal diyenleri bir çıkar noktasında birleştirdi ve yıkıcı bir işbirliğiyle Türkiye’nin ve Müslümanların başına musallat etti.

Türkiye’nin tahribi için sistemli, organize, programlı bir biçimde din kullanılıyor. Artık dinin içindeki çıkar unsurları, çıkar çevreleri değil, dinle hiçbir alakası olmayan, hatta temelinde dine karşı olan unsurlar da sırf Türkiye‘yi çökertmek için dinden yararlanma yönüne gidiyorlar. Batı’daki Türkiye aleyhtarı birçok stratejinin esası, din istismarına oturmaktadır.

Bu konunun ayrıntılı bir incelemesi, Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası adlı kitapta yapılmıştır.

Burada, gözden kaçırılmaması gereken bir paradoks daha var: İdeolojilerin çöküşünden önce, Allah diyenlere bir tür ilkel mahlûk gözüyle bakan bazı çevreler bugün Türkiye’de çeşitli maskeler kullanarak şeriat ticareti yapmaktadır. Türk medyası bu tür kalemlerle doludur. Bunun arka planındaki gerçek, dinin Türkiye’yi tahripte din yobazı tarafından kullanıldığı gibi, inkar yobazları tarafından da kullanıldığıdır.

Atatürk’ün dine karşı gösterilmesinin, içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası açısından da çok tipik bir anlamı vardır. Gayet iyi bilmekteyiz ki, İslam’ın gerçeği bugün Ortadoğu’daki siyasal ve yönetimsel yapılanmalara izin vermez. Bunlara Kur’an’dan onay alamazsınız. Çünkü Kur’an, yönetimde bey’at (sosyal mukavele) ve şûra (yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı denetimi) sistemi getirmektedir. Bunun günümüz diliyle ifadesi laik-demokratik sistemdir.

Kur’an, krallık sistemlerini fesat ve zulüm sistemleri olarak nitelendiriyor. Bu demektir ki, Kur’an laik bir yönetim sistemini öne çıkarıyor. Krallıklar ve hanedan saltanatları hakkında, İslam Peygamberi’nin söyledikleri Kur’an’ın tespitinden daha sarsıcıdır.

O halde, Ortadoğu despotizmlerinin, kendilerini hem İslam içinde hem de İslam’ın şampiyonu gibi göstermeleri için bir şeyler yapmaları lazımdır. Öncelikle, Ortadoğu haritası içinde, despotizm, krallık-hanedanlık sistemleri için büyük bir rahatsızlık örneği haline gelmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun kurucu mimarının din dışı gösterilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Aksi takdirde, Ortadoğu despotizmlerinin kahrı altında inleyen kitleler Türkiye’yi örnek almaya başlarlar ve bu da bu yönetimleri korkunç biçimde rahatsız eder.

Tasavvufa saygılı çevreler içinde, Atatürk’ü velilerden biri olarak gören anlayışlar vardır. Kurtuluş Savaşı’nı, ruhsal-kozmik planda büyük Müslüman velilerin kurtardığını ve Atatürk’ün de onların himayasinde ve desteğinde zaferden zafere koştuğunu kabul eden anlayışlar vardır.

Atatürk dine nasıl bakıyordu? Ne yapıyordu? Bu konuda ne düşünüyordu? sorusunun cevabını mitolojilerin, din ve akıl çerçevesinde hiçbir anlam ifade etmeyen söylentilerin ötesinde ve inandırıcı bir biçimde ortaya koyacak belgeler, olaylar, icraatlar yok mudur? Vardır. Biz burada, başka kanıt aramaya gereksinim bırakmayacak çok tarihsel bir tanesi üzerinde duracağız.

Atatürk, Kur’an dışı dinciliği ve hurafe tasallutunu yıktı. Dini Kur’an’ın dışına çekip örflere boğduranların bu yapılandan rahatsız olması son derece doğaldır.

Atatürk’ün yıktığını, bizzat bu dinin ilahi kaynağı zaten yıkmak istiyordu. Kur’an’ı okuyanlar bunu görürler. Küçük bir örnek verelim:

1845’te ölen Kuşadalı İbrahim Efendi’yi, onun devrim niteliğindeki icraatını ele almak istiyorum. Önce şunu söyleyeyim: Kuşadalı, Osmanlı saltanat çevrelerince de irfan ve din çevrelerince de ‘Ariflerin kutbu, kutsal gönüllü mürşit’ gibi unvanlarla anılmış ve 19. yüzyıl tasavvuf hayatının tartışmasız önderi kabul edilmiş bir büyük insandır.

Sûfi-bilgin Kuşadalı İbrahim Halveti Atatürk’ten yüz sene önce, tekkelerden söz ederken şu mealde konuşuyor:

“Tekkelerde artık hayır kalmamıştır. Bunların kaldırılması lazımdır. Bunlardan artık insanlığa da, İslam’a da hiçbir hayır gelmez. Çünkü, tekkeleri, meyhane ve kerhaneye dönüştürdüler.”

Tekkelerin yerine neyin konması lazım? Kuşadalı, buna da cevap getirmiştir:

“Yeryüzünü bir tekke haline getirmek ve bütün yeryüzünde insanlığın hizmetinde faaliyet göstermek lazım. Zaten Hz. Peygamberin de bize bıraktığı budur. ‘Evaile dönmek’, yani, ilk zamana, özgün İslam’a dönmek lazım.”
(Kuşadalı’nın devrim niteliğinde düşünceleri için bizim, Kuşadalı İbrahim Halveti adlı eserimize bakılabilir).

Atatürk; yıktığı hurafenin yerine, gerçek dini koymanın en hayati, en ciddi adımını attı. İkinci adımını da attı ve ondan sonra da bu dünyaya veda etti. Ne yaptı Atatürk? Burada, Elmalılı Tefsiri’ne dikkat çekmek istiyorum. Atatürk ve din meselesinde Elmalılı Tefsiri en hayati, en güvenilir, en tartışmasız belgedir. Atatürk konusunun belki de en hayati belgesi Elmalılı Tefsiri’dir.

Elmalılı Tefsiri’ni bugün, ellili, altmışlı baskılarla satıp Türk insanının sırtından servetler koparanlar bir taraftan da durmadan Atatürk’e sövüyorlar ve Atatürk’ü din dışı ilan ediyorlar. Bu da din üzerinden servet ve siyaset yapanların kimlikleri ve psikolojileri açısından son derece düşündürücüdür.

Elmalılı Tefsiri, akademik tarafı, ilmi tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eseridir. Atatürk olmasaydı o Tefsir olmayacaktı.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (ölm. 1942), yüzyılımızın en büyük İslam bilginlerinden biridir. Bana göre, Türk dilinde en yetkin Kur’an tefsirini yapan bilgindir. Bir Kur’an ilimleri uzmanı, bir müfessirdir. Çöken Osman-lı’nın külleri içinde, Allah’ın takdiri, bir Elmalılı kalmış. Atatürk getiriyor onu, Meclis kararıyla, “Kur’an’ı Türk diline tercüme ve tefsir edeceksin” diyor. Tefsi’in ilk baskısının önsözünde bunlar var. Ne ilginçtir ki, Elmalılı’yı paraya çevirip yiyen bazıları, Elmalılı Tefsiri’nin ‘Sunuş’ kısmını, yani Atatürk’ün bu işi ona havale edişinin serüvenini anlatan kısmını daha sonraki baskılardan çıkarmışlardır. Türkiye’de bu kadar haysizyetsiz oyunlar oynanmıştır. Atatürk ve din meselesinde, Atatürk’ün Elmalılı Tefsiri’nin arkasında olduğu yolunda bir bilinç, bir bilgi çıkmasın diye.

Elmalılı’ya bu tefsiri Atatürk yaptırıyor. Dokuz ciltlik dev bir Türkçe tercüme ve tefsir. Muhteşem ve muazzam bir eser. O günkü yoksul Türkiye’de, on bin adet bastırılıp dağıtılıyor 1935-1939 arası. Şimdi, bir tezvirat daha dolaştırıp duruyorlar: Efendim, Atatürk bu işi Mehmet Akif’e yaptıracaktı ama Akif kötü niyetleri fark etti, onun için yaptığı tercümeyi yaktı veya birilerine yaktırdı.

Akif yapmadı, Elmalılı yaptı. Kötü niyetler, şer niyetler var idiyse Elmalılı neden yaptı? Elmalılı şerre alet olan bir adam mı? Şerle işbirliği mi yaptı Elmalılı? O tefsir nasıl çıktı ortaya? O hangi şerdi ki, Akif alet edilecekti de Elmalılı alet edilmedi?

Akif üzerinden Atatürk düşmanlığını bir kenara koyarsak burada görülmesi gereken gerçek şudur:

Akif ilahiyatçı değildi. Din ilimlerini bilen bir bilgin değildi. O edipti, şairdi. Birkaç ayeti çok güzel yapabilirdi ama bütün Kur’an’ı tercüme ve tefsir Akif in işi değildi. Tercüme ve tefsiri yapmak üzere Kur’an’ın içine girince bu işi yapamayacağını anladı. Yapsaydı ismini lekelerdi, büyük hata olurdu. Çünkü ilmi ve birikimi bu işe yetmezdi. Akif, haysiyetli bir mümin sıfatıyla bunu gördü ve yaptığı bir kısım tercümeleri de işte bunun için imha etti.

Büyük Atatürk; devlet başkanı sıfatıyla, Elmalı Tefsiri’ni yaptırmakla kalmamış, tarihe bir güzellik daha bırakmıştır. Bu tefsirin telif ve basım harcamalarını bizzat kendi parasıyla karşılamıştır. O da Atatürk’ün, tarihin kulağına “Ben bu işe gönlümle de katılıyorum” anlamındaki bir fısıldayışıdır.

Bu tefsir ortada. Ve biz soruyoruz: Atatürk Dine-İslam’a nasıl bakıyordu? Cevap, tektir ve şudur: Elmalılı tefsiri nasıl bakıyorsa öyle bakıyordu.

Atatürk, yıktığı hurafenin yerine gerçek dini koymak için lazım gelen adımları bir bir atmaya başlamıştır. Birinci ve ikinci adımı attı; ötekileri atmaya ömrü vefa etmedi.

Türkiye’de, ilahiyat alanında bugün hâlâ bir numaralı müracaat kaynakları listesinin başlarında Elmahlı Tefsiri vardır.

Atatürk’ün yıktığı hurafenin yerine neyi koymak istediğini hâlâ soracak mıyız?
Yıktığı hurafenin yerine Elmalılı Tefsiri’ni koymustur Atatürk.

Arkasından da yine Atatürk’ün ve TBMM’nin kararı ile 12 ciltlik Buharı Tercüme ve Şerhi’ yaptırılmıştır. Bu kez, devrin en büyük iki hadis bilginine: Ahmet Naim (ölm. 1934) ve Kamil Miras (ölm. 1956) efendilere.

O eser de aynı devrenin, aynı Meclis’in ürünüdür. Yani onun arkasında da büyük Atatürk vardır.

Bu kadar din edebiyatı, din slogancılığı, din saltanatçılığı yapılıyor Türkiye’de ama hala din dışı gösterdikleri Cumhuriyet mimarlarının ve Atatürk’ün ürettiği o iki eserin yerine konacak bir şey üretilmiş değil. Hala bir numaralı kaynak Elmalılı, iki numaralı kaynak da 12 ciltlik Buharı tercüme ve şerhidir.

Bu tavır, ne yazık ki, Atatürk’ün bu alemi terk edişinin hemen ardından kaldırılmış, bununla da yetinilmemiş, Atatürk’ün yaptığının tam tersi yapılmaya başlanmıştır. 1938-1950 arası böyledir.

1950’den sonra ise Şeflik Dönemi dediğimiz ‘Atatürk’ün yürüyüşünü askıya alma dönemi’nin din karşıtı tavırlarına tepki olarak doğan din istismarı ve din adına riyakarlık dönemi olmuştur.

Sonuca gelelim:

Din işine, Atatürk’ün bıraktığı yerden başlamak lazımdır. Dini görmezlikten gelerek bir yere gidilemeyeceği açıktır. Dinin gerçeğini yakalamak lazım. Eğer dinin gerçeğinde çağı ve bizi rahatsız eden bir şey varsa o zaman birlikte tedbir alalım. Ama gerçeğinde böyle bir şey yoktur. Olmadığını, Atatürk de fark etmiştir.

Yedi asrı aşkın bir süre yorumlanmamış bir kitap söz konusudur. Ama kaybedilen zaman, bilim ve düşünce mesaisiyle telafi edilirse, görülür ki, Kur’an’ın kapakları arasındaki dinde -ki İslam odur- çağı ve bizi rahatsız edecek hiçbir şey yoktur.

Ne yazık ki, okuyup düşünerek kendilerini büyütmek yerine, İslam’ın evrenselliğini küçültmeyi tercih eden ekipler yetişti ve bu ekipler, ikiyüzlü, eyyamcı siyasetler tarafından İslam adına ahkam kesme mevkiine getirildi. Bu ekiplerin Atatürk gibi evrensel bakış açıları olan bir ruhu, hiçbir sıkıntıya düşmeden anlamaları beklenemez.

Kendi idrak ve bilgi çaplarını büyütemeyenler, İslam ile uyuşmak için onu
küçültmek zorunda kaldılar. Ama işin böyle olduğunu itiraf haysiyetini
gösteremediklerinden, eksiklerini, dinin yüceliklerini kirleterek kapatma yoluna gittiler.

Müslüman vicdanların en büyüklerinden biri olan Musa Carullah (ölm. 1949) bu gerçeğe dikkat çekerken şu muhtesem tespiti yapıyor:

“Öz gönüllerini genişletemeyenler, İslamiyet’i daraltmaktan korkmadılar. Ahval-i siyasiye de buna müsaade etti.” (Rahmet-i İlahiye Burhanları, 24)

Musa Cârullah, bu ifadesiyle, dolaylı olarak yobazlığın da muhteşem bir tanımını vermistir:

Yobazlık, kendini gelistirip büyütmek yerine, dini yozlastırıp küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur.

Musa Carullah’ın sözcüklerini kullanarak konuşursak, Atatürk, öz gönlünü büyüten ve bu sayede İslam’ın büyüklüğünü kavrayabilen, bakışlarını ona göre ayarlayan yani İslam’ı gerçeğine yakışır bir kıvamda kavrayabilen zihniyetin sembolüdür. Yobaz ise bunun tam tersi bir zihniyeti temsil ediyor.

Atatürk, yobazı yakamızdan düşürecek elin, Kur’an’ın eli olduğunu biliyordu. Onun için, dini Kur’an ve Kur’an’ı din yapmak istedi. Hurafenin yerine koyduğu bu tanrısal kaynağı, Türk insanının, kendi dilinde okumasını istedi. Okumadık.

Hiçbir şeyden kaçınmayarak Büyük Atatürk’ün attığı adımların arkasını getirelim ve ilk adımları atarak izlenecek yolu bize gösterdiği için de, Atatürk’e hem dinimiz hem de ülkemiz adına minnet ve şükranlarımızı iletelim.

CEVAP VER

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.